YAZ 2008 / seçki

maviADA

"her şey insanla güzel,her şey insan için."

maviADA........................ sanal dergi ........................sayı 3 .....................  2008 yaz

 maviADA

 

    

EL

 

Mavisel YENER

sayı 1  NİSAN 2008

sayı 2  MAYIS 2008

 

sayı 3  HAZİRAN2008

 

 

 

 

  Bahçesine girince duvarın dibine sıraladığı yontulara baktı ilkin, hepsi yerli yerindeydi. Sardunyaları, begonvilleri, gülleri gözden geçirdi, devrilmiş saksıyı düzeltti. Çiçeklerin arasında çıkmış yabani otlardan bir ikisini yoldu. Parmakları yeşile boyandı. Birkaç nane yaprağı koparıp ağzına attı, çiğnedi.

Eve attığı ilk adımda, onunla aynı ruhtan beslenen, biri bin gösteren aynaları, ağzı ve gözleri kocaman açılmış suratları, kucaklayıcı bakışıyla sarmaladı. Panjur ve pencereleri açıp onları gizemli ıssızlıklarından alıp gün ışığına teslim etti. Yatak odasına gidip pantolonunu, gömleğini çıkardı, rengi ağarmış bir şortla eski bir atlet geçirdi üstüne.

 Siyah saçlı, buğday tenli, çelimsiz denecek kadar zayıf, burnu kemerli kız,  gözlerini karanlıktan alıp lunaparkta yakamozlanan renklere sabitledi. Kırmızı, sarı, yeşil… sarı, kırmızı… Arabalar durdu. Lunaparkın ışıkları… kırmızı stop lambaları… yanıp sönen reklam yazıları… bir yerlerden gelen kızartma ve rakı kokusu... Rüzgâr üşenmeden taşıyordu pencerelerden sızan ezgiyi.  Kız, kaybetti renkleri, ezgileri, yeniden karanlık açıldı önünde. Ne ki, ezgi gecenin itirazına aldırmayıp devam ediyordu. Hayır! Oyun falan değildi bu! Asla duraksamamalıydı, yapacaktı bunu… Yapmalıydı!

 Dağdaki o eve gelince içindeki kente bir kent eklemiş gibi olurdu Metin, hafta sonları yurt bilirdi orayı, bu yurt öylesine büyüktü ki yüreğinde. Taştan heykeller yaparken sınanır, sonunda bilgeliğe, sevgiye ulaşırdı. Taşın “uyanışı” ile farklı bir zaman kapsülüne girmiş gibi olurdu.

Hastaların yaslı öykülerinden kısa süreliğine de olsa uzaklaşmak iyi gelirdi ona.  Cerrahi servisinde yitirilen onca insanla birlikte göçen binlerce umudu düşünmek bile yorardı onu.

Bu küçük evin her mevsimini severdi. Ay ışığı bahçeye döküldükten sonra çalışırdı daha çok. Taşlar acı çekeceklerini, biçim değiştireceklerini bile bile onun düşlerine yarenlik eder, her çekiç darbesinde yankılarını armağan bırakır, Metin’in yüreğini gözetlerlerdi. Çok seviyordu bu işi.  ‘Önce taşı duyumsayacaksın, sonra ona hükmedeceksin… o sana hükmedecek… ardından yine sen… Tıpkı sevişmeler gibi… Kimi zaman nasıl başa çıkacağımı bilemem, dik başlılığı tutar taşın. Ama pes etmem!’ derdi.

Chopin’in mazurkalarını koydu teybe, yeni yontusunu çalışmak üzere masasına geçti. Işıktan düşlerini daha da büyüttü içinde. Ufak çekiç darbeleriyle taşın göçebe bedeni ısındı ısındı, ruhu tutuştu. Sağa sola dağılan arsız parçalar, yaşanmış zaman parçacıklarıydı aslında. Yontu yaparken “zaman” nasıl geçer bilemezdi Metin. O gece taş inatçı bir onurla duraksıyor, Metin’in istediği biçimi almıyordu. Avucu kıpkırmızı oluncaya kadar sıktı yumruğunun içinde çekici, taş bir daha geri dönmemek üzere şekle girinceye değin çalıştı. Beline arada bir girip çıkan ağrı kaçamak da olsa dinlenme gereksinimi doğuruyordu. Arkasına yaslanıp gerindi. Mazurkaların ezgisini yutarcasına içine çekti.

 

İsyanın izdüşümü gibi duran gözlerinin içinden keskin bir acı geçti çelimsiz kızın. Çocukken hiç gitmemişti lunaparka, mayın kusan toprakların kızıydı. Soluk soluğa kalarak hiç körebe oynamamıştı. Ama coplanıp yerlerde sürüklenirken soluksuz kaldığı çok olmuştu. Yüreğini yırtan bütün sevdalar darağacı kurmuştu belleğine.  Ardından kim gözyaşı döker, aklına bile getirmedi. Bir kapsülün içinde gibiydi. Bir zamanlar gül satan küçük kız şimdi sokakları o güllerin rengine boyayacaktı. İçinin soğuğunu kan sıcağıyla ısıtabilirdi belki. Öylesine üşüyordu ki…

 

Kanatlarını sonuna kadar açtığı pencerenin önüne oturmuş taşı çekiçliyordu Metin. Kırlaşmış dağınık saçları ve terle birlikte yüzünde çamurdan yollar oluşmuş kir pas içindeki teniyle, hiç de cerraha benzemiyordu doğrusu. Yanı başında fokurdayan çaydanlıktan,  demli bir çay döktü bardağına. Bir yudum içti.

Binlerce küçük ayrıntı zihninde bölünerek çoğalıyordu. Taşı işleyerek başarabilirdi bu derinliği yansıtmayı. Dudaklara vereceği bir gülümsemenin işini kolaylaştıracağını biliyordu. Durağan bir manzara olmamalıydı o gözlerden yansıyan. Bu yontular, onu bilinçaltının gizlerine savuruyordu. Ameliyat ettiği o çocuğun annesinin umarsız yüzünü niçin ölümsüzleştirmek istediğini bilmiyordu.

Gözleri birden ellerine kaydı. Elleri onun imzasıydı. Sağ eliyle çekici indirirken sol eliyle de taşı sağlamca tutuyordu. İki elin eş zamanlı işbirliği, tam da karşıt biçimde hareket ederek gerçekleşiyordu. Taş benliğini kazanırken kendi özelliklerini kaybetmiyor, ama Metin’in sağ elinin iletisini taşıyordu. Bir yandan çekiç darbeleri vururken öte yandan ellerini de seyretmeye devam etti. İki el arasındaki etkileşimi bazen ameliyat sırasında da düşünürdü. Dağılan düşüncelerini toparladı, saatine baktı, gece yarısını geçiyordu. “Bugün haber dinlemedim” diye düşündü. Elindekini bırakıp kalktı, müziği kapatıp televizyonu açtı. Çayından bir yudum daha aldı.

“… saat 20:16 da, Amerikan konsolosluğu önüne gelen yasadışı örgüt üyesi kadın terörist ‘İşgale son! Kahrolsun Amerikan emperyalizmi!’  sloganları attıktan sonra, elindeki bombanın pimini çekerek patlattı. Meydana gelen patlamada üç konsolosluk üyesi hafif şekilde yaralanırken, kadın teröristin olay yerinde parçalanarak can verdiği bildirildi. Teröristin üstünden çıkan kimlikten, daha önce de çeşitli eylemlere katılmış olan Esma Bahar olduğu saptandı. Patlamanın konsoloslukta maddi hasar yol açtığı…”

Esma’nın fotoğrafı ekrandaydı. Metin çayı yutmayı unutmuştu, boğazına kaçtı, öyle bir öksürdü ki ciğerleri ağzına geliyor sandı. Esma’yı fotoğrafından hemen tanımıştı. Eski kol kırığı nedeniyle gelen o kızın elleri hayatında gördüğü en biçimli ellerdi. Kırığı plak ve grefle tedavi etmişlerdi, kemik tam olarak kaynadıktan sonra da eline tendon transferi yapılmıştı. Üç ay süren fizik tedavinin sonunda eski işlerliğini yeniden kazanmıştı o biçimli parmaklar. Başarılı bir ameliyat örneği olarak fotoğraflarını çekmişti o elin, ve sonra… Tedavi edip, çalışır hale getirdiği o el şimdi…

Metin’in başı döndü, etrafı puslu gördü, kulaklarında rüzgârın hışırtısı gibi sesler duydu, tavşan hızıyla gidip televizyonu ve çayın altını kapattı, kendini divanın üstüne attı. Başına saplanan ağrı geçecek gibi değildi.

Çekici alıp bahçeye çıktı, tulumbanın yanında duran el yontusunun yanı başına gitti. Her an hareket edecekmiş gibi canlı ve çağırgan duran yontuyu inceledi. Avucun içindeki en küçük çizgiyi, parmak uçlarından bileğe kadar var olan ayrıntıların hepsini yapmıştı. Elin çıkık tarak kemikleri, derin tırnak yatakları sahibinin doğasını da ele veriyordu. Avuç içindeki çizgileri el falı bakarcasına uzun uzun seyretti. Yaptığı yontuları hayatlarıyla düşünmek, sevinçlerini, kederlerini aktarmak isterdi.

Bu yontuya geçmişin tortularını hiç aktarmamıştı. Oysa tedavi ettiği o “el” de tortular barınıyordu. Yontunun gerçek yüzü çağırmıştı onu. Kırgındı, gaddardı, acımasızdı… Darbeler indirmeye başladı. Çıldırmış gibiydi. Yontuyu bir eliyle tutuyor, öteki eliyle yok ediyordu. Çekicin rüzgârı yüzüne vurdukça bir darbe daha indiriyordu… bir daha… bir daha… bir daha…

Gürültü sağılıyordu sessiz geceye.

Paramparça olmuştu el, tıpkı Esmanınki gibi. Tulumbanın yanına fırlamış başparmak hayata diklenircesine yerde duruyordu.

 

 

GALERİ:

 

 

 

 

Bize Gelenler:

Basılı Dergi

 

Yaz 2008

çıktı...

 

İçindekileri

 

görmek için...

 

iletişim

Giriş ] Yukarı ]